Forsa Metni Etkinlikleri 6. sınıf Türkçe Ders Kitabı

Forsa Metni Etkinlikleri 6. sınıf Türkçe Ders Kitabı

FORSA

Akdeniz’in mitoloji yuvası nihayetsiz ufukları­na bakan küçük tepe, mini mini bir çiçek ormanı gibi idi. ince uzun dallı badem ağaçlarının alaca gölgeleri sahile inen keçi yoluna düşüyor, ilkba­harın tatlı rüzgârlarıyla martılar çılgın bağırışlarıyla havayı çınlatıyordu. Badem bahçesinin yanı geniş bir bağdı. Beyaz taşlardan yapılmış kısa bir duva­rın ötesindeki zeytinlik ta vadiye kadar iniyordu. Bağın ortasındaki viran kulübenin kapısız giriş ye­rinden, bir ihtiyar çıktı. Saçı sakalı bembeyazdı. Kamburunu düzeltmek istiyormuş gibi gerindi. El­leri, ayakları titriyordu. Gök kadar boş, gök kadar sakin duran denize baktı, baktı; “Hayırdır inşal­lah!” dedi. Duvarın dibindeki taş yığınlarına çök­tü. Başını iki ellerinin arasına aldı. Sırtında yırtık bir çuval vardı. Çıplak ayakları, topraktan yoğrul­muş sanılacaktı. Zayıf kolları, kirli tunç rengindey- di. Tekrar başını kaldırdı. Gökle denizin birleştiği dumandan çizgiye dikkatle baktı. Fakat görünür­de bir şey yoktu. Bu, her gece uykusunda ken­dini kurtarmak için birçok geminin pupa yelken geldiğini gören, zavallı, eski bir Türk forsasıydı. Esir olalı kırk seneden fazla olmuştu. Otuz yaşın­da dinç, levent, kuvvetli bir kahramanken Malta korsanlarının eline düşmüştü.

Yirmi sene, onların kadırgalarında kürek çek­ti. Yirmi sene iki zincirle iki ayağından rutubetli bir geminin dibine bağlanmış yaşadı. Yirmi se­nenin yazları, kışları, rüzgârları, fırtınaları, güneş­leri onun granit vücudunu eritemedi. Zincirleri küflendi, çürüdü, kırıldı. Yirmi sene içinde birkaç defa halkalarını, çivilerini değiştirdiler fakat onun çelikten daha sert adaleli bacaklarına bir şey ol­madı. Yalnız abdest alamadığı için üzülüyordu. Daima güneşin doğduğu tarafı soluna alır, göz­lerini kıbleye çevirir, beş vaktini gizli gizli, işaretle eda ederdi.

Elli yaşına gelince korsanlar onu “Artık iyi kü­rek çekemez.” diye çıkarıp bir adada satmışlardı. Efendisi bir çiftçiydi. On sene kuru ekmekle onun yanında çalıştı. Allah’a çok şükrediyordu. Çünkü artık bacaklarından mıhlı değildi. Abdest alıyor, tam kıblenin karşısına geçiyor, unutmadığı ayet­lerle namaz kılıyor, dua edebiliyordu. Bütün ümidi memleketine, Edremit’e, kavuşmaktı. Otuz sene içinde hiçbir an ümidini kesmedi. “Öldükten son­ra dirileceğime nasıl inanıyorsam elli yıl esirlikten sonra da memleketime kavuşacağıma öyle ina­nırım.” derdi. En şanlı, en meşhur Türk gemicile- rindendi. Daha yirmi yaşında iken Tarık Boğazı’nı geçmiş, poyraza doğru haftalarca, aylarca, kenar kıyı görmeden gitmiş, rast geldiği ücra adalardan cizyeler almış, irili ufaklı donanmaları tek başına hafif gemisiyle berbat etmişti. O vakitler, Türk ilin­de namı dillerde destandı.

Öyle denizlere girmişti ki üzerinde dağlar­dan, adalardan büyük buz parçaları yüzüyordu. Oraları tamamıyla başka bir cihandı. Altı ay gün­düz, altı ay gece olurdu. Karısını işte bu, senesi bir büyük günle bir büyük geceden ibaret olan başka dünyadan almıştı.

Gemisi altın, gümüş, inci, elmas, esir dolu vatana dönerken kenarsız denizin ortasında ev­lenmiş; oğlu Turgut Çanakkale’yi geçerken doğ­

muştu. Şimdi kırk beş yaşında olmalıydı. Acaba yaşıyor muydu? Hayalini unuttuğu karısı acaba hâlâ sağ mıydı? Kırk senedir İstanbul’un minareli ufku hayalinden hiç silinmemişti. “Bir gemim olsa gözümü kapar, Kabataş’ın önüne demir atarım.” diye düşünürdü. Altmış yaşını geçtikten sonra efendisi onu, sözde serbest bıraktı. Bu, serbest bırakmak değil; sokağa, açlığa, perişanlığa at­maktı.

ihtiyar esir, bu viran bağın içindeki harap ku­lübeyi buldu, içeri girdi. Kimse bir şey demedi. Ara sıra kasabaya iniyor, ihtiyarlığına acıyanların verdiği ekmek parçalarını toplayıp dönüyordu. On sene daha geçti. Artık hiç kuvveti kalmamıştı. Hem bağ sahibi de artık onu istemiyordu. Nereye gidecekti?

Fakat işte eskiden beri gördüğü rüyaları ye­niden görmeye başlamıştı. Kırk senelik bir rüya… Türklerin, Türk gemilerinin gelişi… Gözlerini kuru­muş elleriyle iyice ovdu. Denizin gökle birleştiği yere baktı. Evet, mutlaka geleceklerdi. Buna o ka­dar emindi ki… “Kırk sene görülen bir rüya yalan olmaz.” diyordu. Kulübe duvarının dibine uzandı. Yavaş yavaş gözlerini kapadı, ilkbahar, bir ümit tufanı gibi her tarafı patlatıyordu. Martıların “Ge­liyorlar, geliyorlar! Seni kurtarmaya geliyorlar!” gibi işittiği tatlı seslerini dinleye dinleye daldı.

Duvar taşlarının arasından çıkan kertenkele­ler üzerinde geziniyor, çuvaldan esvabının içine kaçıyor, gürbeyaz sakalının üstünde oynaşıyordu, ihtiyar esir, rüyasında ağır bir Türk donanmasının limana girdiğini görüyordu. Kasabaya giden yola birkaç bölük asker çıkarmışlardı. Al bayrağı uzak­tan tanıdı. Yatağanlar, kalkanlar güneşin aksiyle parıldıyordu. “Bizimkiler! Bizimkiler!” diye bağı­rarak uyandı. Doğruldu. Üstündeki kertenkeleler kaçıştı. Limana baktı. Hakikaten kalenin karşısına bir donanma gelmişti. Kadırgaların, yelkenlilerin, küreklerin biçimine dikkat etti. Sarardı, gözlerini açtı. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Ellerini göğsü­ne koydu. Bunlar Türk gemileriydi, kenara yana­şıyorlardı.

Gözlerine inanamadı. “Acaba rüyam devam mı ediyor?” şüphesine düştü. Fakat uyanıkken rüya görülür müydü? Kanaat getirmek için elle­rini ısırdı. Yerden sivri bir taş parçası aldı. Alnına vurdu. Evet, işte hissediyordu. Uyanıktı. Gördüğü rüya değildi. O uyurken donanma burnun arkasın­dan birdenbire ortaya çıkmış olacaktı. Sevinçten, hayretten dizlerinin bağı çözüldü. Hemen çöktü. Kenara çıkan bölükler, ellerinde al bayrak, kalenin etrafına doğru ilerliyorlardı. Kırk senelik bir bek­

lemenin son azmiyle davrandı. Birden kemikleri çatırdadı. Badem ağaçlarının çiçekli gölgeleriyle örtülen yoldan yürüdü. Kenara koştu.

Karaya çıkan askerler ak sakallı bir ihtiyarın kendilerine doğru koştuğunu görünce “Dur!” diye bağırdılar, ihtiyar durmadı, bağırdı:

—     Ben Türk’üm oğullar, ben Türk’üm!

Askerler onun yaklaşmasını beklediler, ihtiyar, Türklerin yanına yaklaşınca önüne ilk geleni tutup öpmeye başladı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Hâline bakanların hepsi duygulanmıştı. Biraz he­yecanı sükûn bulunca ona sordular:

—     Kaç yıldır esirsin?

—     Kırk…

—     Nerelisin?

—     Edremitli.

—     Adın ne?

—     Kara Memiş.

—     Kaptan miydin?

—          Evet…

İhtiyarın etrafındaki askerler birbirine karıştı. Bir çığlıktır koptu. “Bey’e haber verin!”

İhtiyarın kollarına girdiler. Kuş gibi deniz kenarına uçurdular. Bir sandala koydular. Büyük bir kadır­gaya çıkardılar. Askerin içinde onun menkıbelerini bilmeyen, şöhretini duymayan yoktu. Bir an güver­tede durdu. Sevincinden kırk senedir hasret kaldığı millettaşlarını görmekten şaşırmış, aptallaşmıştı. Ayağına bir çakşır getirdiler. Sırtına bir kaftan attılar. Başına bir kavuk koydular.

—     Haydi, Bey’in yanına, dediler. Kendini kadırgaya getiren askerlerle beraber büyük geminin kı­çına doğru yürüdü. Kara, pala bıyıklı, sırmalı, esvabının üzerine demir çelik zırhlar giymiş iri bir adamın karşısında durdu:

—      Sen Kaptan Kara Memiş misin?

—      Evet…

— Doğru mu söylüyorsun?

— Ne yalan söyleyeceğim?

—           Aç bakalım sağ kolunu!

ihtiyar, kaftanın altından kolunu çıkardı, sı­vadı. Bey’e uzattı. Pazısında haç şeklinde de­rin bir yara izi vardı. Bu yarayı, gecesi altı ay süren bir adadan karısını kaçırırken almıştı. Bey, ellerine sarıldı, öpmeye başladı.

—           Ben senin oğlunum.

—           Turgut musun?

—           Evet…

ihtiyar sevincinden bayılmıştı. Kendine gelince oğlu ona:

—     Ben karaya cenk için çıkıyorum. Sen gemide rahat kal, dedi.

Eski kahraman kabul etmedi:

—           Hayır, ben de beraber cenge çıkacağım

— Çok ihtiyarsın baba.

— Fakat kalbim kuvvetlidir.

—      Rahat et, bizi seyret.

—      Kırk senedir dövüşe hasretim.

Oğlu, “Vurulursun. Vatana hasret gidersin.” diye onu gemide bırakmak istedi. Kara Memiş o vakit birdenbire gençleşmiş bir kaplan gibi doğruldu. Duramıyordu. Kalkan, kılıç istedi. Sonra geminin kı­çında sallanan sancağı göstererek:

—      Şehit olursam bunu üzerime örtün. Vatan, bayrağın dalgalandığı yer değil midir, dedi.

Ömer Seyfettin (Kısaltılmıştır.)

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir